CEMAAT VAKIFLARI SENDROMU
T.B.M.M DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA / ANKARA
12 / 01 / 2005
Cemaat Vakıfları, Lozan Barış Antlaşmasında ‘ T.C. uyruklu, Müslüman olmayan azınlıklar” olarak ifade edilen vatandaşlarımıza aittir. 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nda “Cemaat Vakıfları “ olarak geçmektedir. Bunlar; Rum, Ermeni, Yahudi, Keldani, Süryani, Bulgar, Hristiyan Gürcü’lere ait bulunmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlıklar Kilise, Okul, Mezarlık, hasta hane gibi sosyal, sağlık ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir bina yapmak veya bu kabil binalarını onarmak istediklerinde, gerekçesini göstererek Padişaha müracaat ederlerdi. Bu başvuru devlet tarafından yerinde araştırılır, ihtiyacın gerçek olup olmadığı incelenirdi. Bu araştırmadan sonra nüfus yapısı da dikkate alınarak, Padişah Fermanı ile izin verilirdi. Bu fermanda hangi semtte, kaç kişilik, kilise, okul vs. yapılacağı, binanın Eni, Boyu, kaç kat olacağı, odalarının, pencerelerinin sayısı belirtilirdi. Ayrıca binanın inşası veya onarımı için gerekli paranın başvuru esnasında önceden bulundurulması şart koşulur, Cemaatten başkaca para toplanmasına izin verilmezdi. yapılan işler daha sonra da denetlenirdi. Başbakanlık Arşivinde bu konulara ilişkin pek çok belge vardır. Yani bir özgürlük vardı ama sınırlı ve kontrollü idi. Ayrıca bu fermanlar vakıf kurulması için izin belgesi değildir. Vakfiye de değildir. Adeta yapı iznidir.
Bugün cemaat vakıfları olarak kabul ettiğimiz bu kurumlar gerçek anlamda vakıf olmayıp, tek, tek hayır kurumları halinde idi . Vakıf olmadıklarından vakfiyeleri ( vakıf senetleri ), kadının ( yargıç ) bu vakfiyelerin ( Vakıfların ) tesciline ilişkin kararı, vakfedeni, Mütevellileri ( yöneticileri ) yoktu. Malları genellikle tapuda din adamları ve cemaatin güvenilir insanları üzerinde kayıtlı idi. Bu hayır kurumlarını ve mallarını Patriğin, Hahambaşının başkanlık ettiği kendi cemaatlarına ait cismani ve ruhani meclisler yönetiyordu.
Bir vakıf vakfiye ile kurulur. Vakfiyenin, vakfedeni ( Kurucusu ), vakfa tahsis ettiği malları olur...Vakfiyede hayır şartları, vakfın nasıl yönetileceği, gelirlerinden giderleri çıktıktan sonra artanın ( gelir fazlasının ) nereye sarf olunacağı yazılıdır. Kadının ( yargıcın ) huzurunda vakfeden ve şahitleri hazır bulunarak Vakfiye yapılır, sonra vakfeden vakfı tescil mütevellisine teslim eder. Hemen sonra usulen vakıftan vazgeçtim der. Kadı bunun üzerine vakfedilen malların mülkiyetinin Allah’a geçtiğini, vakıftan artık dönülemeyeceğini vakfın sahih ( doğru,muteber ) olduğunu söyler, karara bağlar, böylece vakfın kuruluşu kesinleşirdi. Bu usule uygun olarak kurulmuş Azınlık Tebaaya ait vakıflar vardır ve bunların vakfiyeleri Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde kayıtlıdır. Bunlar mülhak vakıf olup, 33 adettir. Hepsi de nakit para ile kurulmuştur. (Cemaat vakıfları bunlardan farklı olup, vakfiyeleri yoktur. Kurucuları belli değildir).
Osmanlı İmparatorluğu 16 Şubat 1328 / 1912’de geçici bir kanunla ( Eşhas-ı Hükmi yenin Emval-i Gayri menkule ye Tasarruflarına dair Kanun-u Muvakkat ) Osmanlı Tabiiyetindeki şirketlere, cemiyet, vakıf ve hayır kurumlarına taşınmaz mallara tasarruf etme yetkisi verdi. Kanun metninde Azınlık veya Cemaat vakfı sözü hiç geçmemekte, Osmanlı cemaat ve müesses’at-ı hayriyesi olarak kanunun 3. Maddesinde geçmekte, kanunun 4. maddesinde mazbut vakıflar, mülhak vakıflar, Osmanlı cemaat ve müesses’at-ı hayriyesi adları zikredilmekte, Mazbut vakıfları Vakıflar İdaresi memurlarının, Mülhak Vakıfları, Vakıflar İdaresi memurlarının iştiraki ile beraber Mütevellileri’nin, Osmanlı Cemaat ve hayriyesini başkanlarının temsil edeceği belirtilmektedir. Oysa vakıf çok yaygın bir kurum olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda mevcut idi. ( Eğer azınlıkların hayır kurumları vakıf olsa idi, kanunda aynen zikredilirdi) . Bu kanunla azınlık hayır kurumları için tapuda başkaları adına kayıtlı gayri menkullerini kendi adlarına kayıt ettirme imkanı doğdu ve dolayısıyla tüzel kişilik kazandılar.
Lozan Barış Antlaşmasının I. Kısmının III. Bölümünün 37-45. maddelerinde azınlıklar ve haklarının korunmasına ilişkin hükümler yer almıştır. Bu maddelerden sadece 42. maddede ‘azınlık vakfı’ sözü geçmektedir. Azınlıklara ve vakıflarına diğer Türk uyruklularla hukuk ve uygulamada eşit davranılacağı, aynı kolaylıkların gösterileceği, kamu düzeninin korunmasında eşit yükümlülükler yükleneceği 37-44. maddelerde hükme bağlanmış, 45. maddede ise ‘ Bu kesimdeki hükümlerle, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan’ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır. ’hükmü yer almıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra 05. 06. 1935’te kabul edilip, 14-12-1935’te yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Kanununun ‘A Muvakkat AA’ maddesi ile o zamana kadar Vakıflar İdaresine hesap vermemiş olan bütün vakıfların mütevelli ve mütevelli heyetlerinden ( yöneticilerinden ) vakıfları ile ilgili bir takım bilgileri ihtiva eden beyannameleri vermeleri istenmiştir. Amaç azınlık vakıflarının ve vakfiyesi kaybolan, yanan vakıfların vakfiye, hesap, kayıt gibi eksiklerini tamamlamaktır.
Özellikle Ermeniler tarafından “ 1936’da bizden gayri menkullerimiz için beyanda bulunmamız istendi. 1936 beyannamelerini böyle verdik” diye ifade edilen beyannameler bunlardır. Azınlık hayır kurumlarının vakfiyeleri olmadığından Vakıf olabilmeleri için bu beyannameleri vakfiye yerine geçmiştir. Vakfiyesi kaybolan, yanan vakıflar da bu madde hükmünden yararlanmışlardır. ( Bu durumda olan vakfiyelerin tarihi, hangi kadının tescil kararı verdiği, düzenlenen beyannamelere yazılırdı.)
17.07.1936’da çıkan Vakıflar Nizamnamesi ( Tüzüğü )nün 33. maddesi ile bu konu perçinlenmiş, vakfiyesi olmayan vakıfların düzenlenecek beyannameler yoluyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’ndeki kütüğe tescil ve kayıt olunacağı hükme bağlanmıştır. Bu beyannamelerde bir vakfiyede bulunması gereken; vakfın adı, malları (akar ve hayratın), gelirinin nereye harcanacağı, vakfın nasıl yönetileceği gibi hususlar sorularak vakfiye eksikliği giderilmiştir. Ancak ( azınlıklar bu beyannameleri kanunun çıkışından itibaren üç ay içinde vermeleri gerekirken, çok isteksiz ve geç vermişlerdir.) 1940’ lârda verilmiş pek çok beyanname vardır. Soruların hepsine cevap vermemişlerdir. Yahudi Vakıflarının beyannamelerin çoğunda vakıf adı yoktur. Hepsine 1936 beyannamelerinin altına aynen “Vakıf olmadığınız halde vakıflar idaresinin talepleri üzerine itiraz hakkı saklı kalmak kaydıyla bu beyannameyi veriyoruz.“ demişlerse de, Vakıflar idaresi bunları vakıf olarak kabul edip, işleme tabi tutmuştur. (Azınlıklar olayı anlayamamış, mallarına el konacağını zannederek vakıf olmak istememişlerdir.) 3
Halbuki böylece o zamana kadar varolan azınlıklara ait hayır kurumları “Vakıf” haline getirilmişlerdir. Halen Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde Türkiye’deki bütün vakıflar, bu arada azınlık vakıflarının hepsi kayıtlıdır. Vakıf olmak, bu kurumlara tüzel kişilik, davada taraf olma, gelirlerini cemaatlerinin ihtiyacına sarf etme, mallarını idare etme, cemaatlerinin seçtiği yönetim kurulları tarafından yönetilme imkanları vermiş, durumlarını sonsuza kadar güvenceye almalarına olanak sağlanmıştır. Çünkü vakıf sonsuza kadar kurulduğu kabul edilen bir kuruluştur. Lozan Barış Antlaşmasında azınlık vakıflarını tanıyan, kabul eden “Türkiye Cumhuriyeti, aslında vakıf olmayan bu kurumları, 2762 sayılı Vakıflar kanunu ile vakıf haline getirilerek iyi niyetini göstermiştir.” Vakıf olmayan azınlık hayır kurumlarının tüzel kişilikleri olmayacaktır.
Cemaat vakıflarının sayısı toplam 160’ dır. Bunlardan 75’i Rum, 51’i Ermeni, 18’i Yahudi, 9’u Süryani, 2’si Bulgar, 1’i Gürcü, 3’ü Keldani, 1’i Maroni’dir. Rumlara ait 44 ilkokul, 9 orta-lise Ermenilere ait 22 İlkokul, 4 Orta, 5 lise. Yahudilere ait 4 İlkokul, 1 lise, tüm azınlık vakıflarına ait 200 Kilise Rumlara ait bir hasta hane (Balıklı Rum Hasta hanesi ) Ermenilere ait iki hasta hane (Yedi kule Sulp Pırgıç Ermeni Hasta hanesi , Taksim Sulp Agop Hasta hanesi), Yahudilere ait bir hasta hane ( Balat Or Ahayım Hasta hanesi ) vardır. Tapuda vakıfları adına kayıtlı, kira getiren pek çok gayri menkulleri vardır.
Son olarak Türkiye Cumhuriyeti kabul ettiği Avrupa Uyum Yasaları adıyla bilinen 4471 sayılı ve çeşitli kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun”un Cemaat Vakıflarıyla ilgili 4. maddesi ile de Cemaat Vakıflarına yeni imkanlar tanıyarak bu vakıfların korunması ve gelişmesi için iyi niyetinin devam ettiğini göstermiştir.
YORUM:
1-Anayasa da eşitlik maddesi var. 4471 sayılı kanun bu maddeye aykırı.
2- Türk Medeni Kanununun 101. Maddesine göre “bir ırk ve cemaati desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz” diyor. Osmanlı zamanında azınlık vakıfları bu esasa göre kurulmuş.
Vakıf hukukunun nüvesini teşkil eden binlerce Mülhak Vakıf yok edilip hakları sınırlandırılırken, Mazbut Vakıf konumuna getirilmiştir. Bu haklar şimdilerde cemaat vakıflarına bonkörcesine sunulmakta. Cemaatler de doymaksızın daha da fazlasını istemekte. Bir de uluslararası vakıf sempozyumları ile ulusal konularda, hassasiyet ve duyarlılık gösterdiğimiz dönemleri fırsat bilen cemaatler, hakarete varan üslupları ile yararlanmaya çalışmasalar.
Vatandaşlar arasında hiçbir din ve inanç kritize edilemez olup, ancak karşılıklı saygı ve hoşgörü esastır.
Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik , sosyal hukuk devletidir. Tüm vatandaşlar ırk, din, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, ve benzeri konularda özgür ve eşit haklara sahiptir.
Unutulmamalıdır ki İmparatorluk döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de bu birlikteliğimiz devam edecektir.
NAZIM SİYAVUŞOĞLU
Mülhak ve Mazbut Vakıflar Araştırma ve Kültür Derneği
Genel Başkan